Bugün tüm dünyayı kasıp kavuran ve bazı bilim insanlarına göre türümüzün sonunu getirecek o konuyu konuşacağız; tüketim çılgınlığı ve buna bağlı olarak gelişen sorunlar.
Giriş olarak zamanında bizim de aklımıza takılan şu soruyu sormak istiyorum: İnsan gibi doğada tüketici konumda olan bir varlığın bu işleyişi sürdürmesinin neyi çılgınlık olabilir ki? Kısaca nedir bu “tüketim çılgınlığı?”
İlk olarak kavramımızın kökenine inelim istiyorum. Sonrasında durumun vahametini konuşalım.
Modern anlamda tüketim üzerine en etkili erken eleştirilerden biri Thorstein Veblen’den1 gelir. Veblen insanların ihtiyaçları için değil gösteriş ve statü için tükettiğini söyler ve bunu direkt tüketim çılgınlığı olarak belirtmese de “gösterişçi tüketim” olarak tanımlar. Daha sonra Jean Baudrillard2 işi daha da ileri taşır; insanların artık nesneleri ihtiyaç için değil anlam ve kimlik satın almak için tükettiğini savunur. Ve aslında Baudrillard’ın bu tanımı tam olarak günümüzü yansıtır niteliktedir.
Günümüzden örneklerle ilerleyelim. Her birimizin bildiği o telefon markalarını düşünün. Bu markaların ürünlerinin yeni bir modeli çıktığı anda, raflara iner inmez neredeyse birkaç hafta içinde tükeniyor. Peki, bu durum neden böyle? Tüm dünyada aşırı bir refah düzeyi var da insanlar artık yalnızca boş yere alışveriş mi yapıyor? Veya bahsettiğimiz çılgınlıkların sebebi yalnızca komşuya, dosta, akrabalara hava atmak mı?
Tabii öyle olan belli bir azınlık kitle olabilir. Fakat olayın geri kalan çoğunluğu için bambaşka boyutlar da var. Örneğin bu duruma şöyle bir boyut katabiliriz: Kapitalizm3 insanların iş gücünü, emeğini, hatta açık konuşmak gerekirse kişinin ruhunu satın aldığı için onları bu tür “oyuncaklar” ile meşgul ediyor.
Sabah sekizden akşam dörde kadar mesaide olan bir fabrika işçisi düşünün. Akşama yakın yorgun argın işten eve geldiğinde, tek yapmak istediği yemek yiyip uzanmak belki de biraz telefondan video kaydırmak veya en sevdiği o pembe diziyi izleyip hayaller kurmak olacaktır. Bu senaryo, en azından ülkemiz özelinde konuşmak gerekirse, böyledir. Peki, kim bu adama “Kalk da operaya, baleye git.” veya “Zihnini geliştirebileceğin etkinlikler yap.” diyebilir? Birisi kalkıp dese bile, adam ne bunu yapabilecek fiziksel güce ne de zihinsel boşluğa sahiptir.
Adam haftanın geri kalan altı gününde patronunun Bali tatilinde daha iyi vakit geçirmesi için sabahın sekizinde uyanıp işe gitmelidir. Bu yüzden ne kendine ne de ailesine gereken önemi verebilir, açıkçası kimse de adamı suçlayamaz. Çünkü bu suç adamın suçu değil bu suç kolektif olarak işlenen insanlık suçudur.
Şimdi adamın elinden alınamayan tek bir şey var, o da hayalleri. Yani her gün televizyonlarda izlediği haberlerde, iş yerinde patronunda gördüğü her durumun öznesi kendisiymiş gibi davranmak, bu kısır döngü içine hapsolmuş hayattan sıyrılmak için adamın yapabileceği en fazla şey belki de. Nitekim o da bunu yapıyor. Maaşı yatar yatmaz kalkıyor, kendini yerine koyduğu patronunun kolundaki o saate öykünüyor, hiç ihtiyacı olmamasına rağmen henüz yatan maaşının büyük kısmını o saati almak adına harcıyor. Kalan kısmıyla da televizyonda reklamını gördüğü o son model telefonu cebine koyuyor. Cebinde kalan cüzi miktarla da ailesini geçindirmeye çalışarak kendini avutuyor. Ve neredeyse her ülkede bu senaryoya bağlı yaşan aileler olunca da elimize şöyle bir istatistik geçiyor: Dünyada her yıl 50 milyon tondan fazla elektronik atık oluşuyor4.
Aslında bu senaryo ekonomik açıdan pek iyi olmayan bir ailedeki tüketim çılgınlığının sebebini gözler önüne seren cinsten oldu. Ki bizce zaten “zengin” diyeceğimiz kesimden örnek vermeye gerek bile yok.
İşte onlar aslında bu durumun en büyük müsebbipleri…
Bu tür konularda en çok adı geçen şeyi duysanız şaşırırsınız. Su…
Son günlerde çoğu insanın kahve falına baktırıp ilişkisini anlatmak ve yapay bir dost yaratmak için kullandığı yapay zeka bile bir tüketim çılgını5.
Bu örnekte aslında anlatmak istediğimiz şu: Tüketim çılgınlığı salt olarak insanların ihtiyaçlarından fazlasını alması değil; dünyanın bir kısmının fazlalık içinde boğulurken diğer kısmının en temel şeylere bile ulaşamaması gerçeğidir.
Peki bu duruma dur demek adına bizlere düşen görev ne?
Öncelikle suçlu her zaman biz olmayabiliriz ama sorumluyuz…
Cevaplayalım. Bizler birer birer bu alışkanlığı kazanıp bu israf düzenini lağvettikten sonra, bugün o çokça dile getirilen 16 milyarderin adı bile okunmayacak. Çünkü bu düzen, kendini tekrar eden bir çarktan ibaret. Ve bizler belki de bu çarkın dişlilerine ilk defa çomak sokmuş olacağız.
1 Thorstein Veblen: Gösterişçi tüketim kavramını ortaya atan ekonomist ve sosyolog. ↩
2 Jean Baudrillard: Tüketimi kimlik ve anlam üzerinden açıklayan Fransız düşünür. ↩
3 Kapitalizm: Üretim araçlarının özel mülkiyete ait olduğu ekonomik sistem. ↩
4 Elektronik atık: Dünya genelinde yılda 50 milyon tondan fazla oluşur. ↩
5 Yapay zeka sistemleri yüksek enerji ve su tüketimiyle çalışır. ↩