Grafiti

Kirlilik mi çok seslilik mi? Bir grafiti savunusu

.

.

Sokağa çıkınca ilk gördüğümüz şeyler binalar, binalara bakınca da duvarlardaki çeşitli grafitileri görüyoruz. Bazılarının ne anlama geldiğini bilmiyoruz, bazıları okuyamadığımız etiketlemeler, bazıları politik sloganlar, bazıları da iki sevgilinin baş harfleri. Görüntü kirliliği diyip geçiyoruz çoğu zaman, çünkü birçoğu da güzel görünmüyor. Son zamanlarda sokaktaki duvarları boyayan, yazılamaları ve grafitleri silen adam gündemde. İlk bakışta adamın yaptığı şey göze güzel görünüyor, hatta Türkiye’den “Bizim şehre de gel.” yorumları geliyor. Adamın yaptığı şey bir hizmet mi, yoksa grafiti kültürüne göre başkasının grafitisini ya da etiketlemesini silmek olduğu için saygısızlık mı? Grafiti bir sanat mıdır, yoksa sadece görüntü kirliliği midir?

Grafiti ve Sokak Sanatı Arasındaki Fark

Grafiti, yazılama merkezli olan ve duvarlara genellikle izinsiz ya da yarı izinli şekilde yapılan altkültürel bir pratiktir. Buna yazılamalar, etiketlemeler olmak üzere birçok tür dahildir. Sokak sanatı ise grafitiden türemiş ancak altında her zaman politik bir mesaj ya da kendini dayatma arzusu yatması gerekli olmayan sanat türüne denir. Bu, bir mülk sahibinin duvarları kamusal alanda güzel görünsün diye bir sokak sanatçısı tutup duvarına sokak sanatı yaptırmasıyla bile olabilir. Bu anlamda sokak sanatı toplumda daha az kriminal görünen bir yapıya sahip olabilir, ancak tabii ki grafiti gibi izinsiz yapılabilir ve politik bir anlam taşıyabilir.

Grafiti genellikle bina duvarlarına, apartman içlerine, köprülere, trafolara ve trenlere yapılır; tagging denen etiketleme olarak ise sokak direklerinden küçük trafolara, duvar köşelerinden masalara kadar her yere atılabilir. Grafitide ya da sokak sanatında genellikle gördüğümüz ortak özellik ortada bir mesaj olmasıdır. Bu anlamda en basit gördüğümüz baş harfler bile temelinde birinin o bölgede daha önce bulunduğunu göstermek, oradaki mevcudiyetini imzalamak için yapılmış bir şeydir. Görünce üstüne hiç düşünmeden geçtiğimiz, belki sinirimizi bozan bu tarz grafitiler bile temelde aslında çok insani bir duyguyu içerir: Görünmek.

Temelde politik bir anlam taşımak zorunda olmasa da bize göre bir şeyi grafiti yapan, altındaki görünme arzusudur. İster politik bir slogan, ister etiketleme, ister kamyon arkası bir söz olsun, bütün bunların temelinde yatan duygu kendi varlığından diğerlerini haberdar etme isteğidir.

Duvarda bir grafiti

Görünme İhtiyacı Nereden Geliyor?

İnsanın davranışları diğerlerinden ve çevresinden gördüğü şeylere göre şekillenir. Toplumun ve dünyanın ona olan tutumu, kendisinin de bunlara karşı tutumunu belirler. Bu yüzden insanın yaptığı hiçbir şeyi dünyanın ve toplumun durumundan bağımsız yorumlayamayız. Buna grafitiler ve yazılamalar da dahil. Bu yüzden insanların neden grafiti ya da yazılama yaptıklarını anlamak için dünyanın nasıl bir yer olduğuna, bireye nasıl davrandığına bakmamız gerekir.

Öncelikle dünya hiç de basit bir yer değil. Her gün değişen ve şiddetlenen bir kültür savaşı dili var. Buna ek olarak politik ortam çok yorucu ve insan, yaşadığı toplum ve dünyanın düzeninde mevcut demokratik araçlarla neredeyse hiç söz sahibi değil. Toplumda hoşnut olmadığımız, belki birçoğumuz için bize zarar veren durumlar olmasına karşın bunları tek başımıza değiştirme gücümüz ise neredeyse hiç yok. Buna ek olarak ürettiğimiz ürünlere, yaptığımız işlere yabancıyız. Günümüzün büyük bir kısmını işgal eden işlerimiz, kendimiz için değil, başkası için yaptığımız bir eylemler bütününden ibaret. Bütün bunların günümüz insanını çevresinden korkan, çevreye ait hissetmeyen birine dönüştürmesi şaşırtıcı değil.

İnsan çevreye ait hissetmek konusunda zorlanır, bu yüzden sahip olduğumuz, kontrol edebildiğimiz eşyalara ait hissetmek isteriz. Okuldayken aldığınız defterleri düşünün. Defteri seçerken ne yapardınız? Önce sevdiğiniz bir kapağa sahip olanını bulurdunuz, sonra onu kaplardınız, seçtiğiniz bir isim stickerını alıp yapıştırır, sevdiğiniz renk bir kalemle isminizi ve sınıfınızı yazardınız. Bütün bunlar kişiselleştirme, yani kendileştirmedir. Bunu sahip olduğumuz hemen hemen her eşya için yaparız. Telefonlarımız ve bilgisayarlarımız, sürekli kendimize göre ayarladığımız aletler. İşletim sistemleri onları ne kadar kişiselleştirebileceğimize göre övünüyorlar. Bütün bunların kaynağı, insanın sahip olduğu, çevresinde bulunan ve her gün gördüğü ya da kullandığı şeyleri kendine göre düzenlemek istemesi. Kendileştirmek ya da kişiselleştirmek bir kendini ifade etme aracıdır. Hangi renkleri kullandığımız bile kişiliğimizin bir yansımasıdır. Kimimiz kendimizi siyah rengi kullanan bir insan olarak görmek isteriz. Siyahın karanlık havası hoşumuza gider. Kimimiz daha açık renkler kullanırız. Ama ne olursa olsun bütün bunların temelinde de kendini renklerle ve şekillerle ifade etme isteği yatar.

Kendimizi ifade etmek için zaten bir araç var: Dil. Konuşarak kendimizi ifade edebiliyoruz, ya da konuşamayanlarımız yazarak, ya da işaret diliyle, ama bir şekilde kendimizi dil aracılığıyla ifade edebiliyoruz. Peki, zaten kendimizi ifade edebilmemiz için bir araç varken, neden kendimizi farklı yollarla ifade etmek istiyoruz? Acaba dil bize yetmiyor mu?

Dünya, Bizi Hesaba Katan Bir Yer Değil

Bu şekilde asıl soruna geliyoruz. Günümüz dünyası, neredeyse her alanda anlaşılmadığımızı hissettiğimiz bir yer. Arkadaşlarımız tarafından anlaşılmadığımızı hissediyoruz, devlet dairelerindeki memurlar tarafından yanlış anlaşılıyoruz, politikacılar tarafından dinlenmiyoruz… Bunlara ek olarak her gün görüp takip ettiğimiz ünlüler bizden bambaşka hayatlar yaşıyorlar, milyarderler her gün hepimizin hayatını etileyen şeyler yapıyorlar, politikacılar bir şey yaparken bizi sadece rakamlardan ibaret görüyorlar. Bir ismimiz var ama bunu bilen insan sayısı, nüfusun tamamına göre gözle görülmeyecek kadar düşük. Yani dünyada gerçekleşen neredeyse hiçbir şey, bize göre gerçekleşmiyor. Kimsenin aklında “Leyla bunu böyle yaparsam ne düşünürdü?” gibi bir düşünce yok. Bunun imkanı da yok. Nüfus o kadar fazla, ve her şey o kadar merkezî ki, tek tek hepimizin bireyliğini hesaba katabilmek imkânsız. Çevremizde gerçekleşen neredeyse her şeyin bizden tamamen bağımsız gerçekleşmesi, ancak bizim bunların birçoğundan etkilenmemiz, tam da görünme ihtiyacını doğuran durum. Çünkü bunca şey olurken hesaba katılmamamız görünmez hissettiriyor.

Grafiti ve yazılamalara bu şekilde baktığımız zaman, bunların neden yapıldığı anlaşılması zor bir şey olmaktan çıkıyor. “İnsan neden sadece kendini ilgilendiren bir şey için çevreyi kirletir?” sorusunu sormamız anlaşılabilir, ama bunu, “Dünyayı her anlamda kirleten bir yığın şey neden bize sorulmadan yapılıyor?” diye sormadan, tek taraflı yapıyoruz. Grafiti, insanın görünmez hissettiği, hatta aslında görünmez olduğu bir ortamda görünür olmak için gösterdiği bir çaba.

Bu anlamda grafiti bir kirlilik değil, çok seslilik. Söz söylememizin bu denli engellendiği, şehirlerin bize uyumsuz bir şekilde düzenlendiği bir dünyada kendimizi beyan etmek, çevremizi kendileştirmek için bir yol. Basit bir grafitinin ne kadar hızlı yapılabileceğini düşünün. Onun hızı, belki de birçok şeyin aciliyetinden geliyor. Filistinde yaşanan durumu protesto eden bir grafitiye kızabilir miyiz? Onun neden duvarı kirlettiğini sormak, Filistin’de yapılanların hesabını sormaktan daha kolay olduğu için mi grafitiye kızıyoruz?