Giardano Bruno

Giardano Bruno: Bilime Karşılık Bir Can

.

.

Bilim her zaman kapalı kapılar ardında yürütülen, sonuçları süslü kelimelerden oluşan metinler dizgisi değildir. Bilim bazen hiç kimse anlamasa bile konuşmak, sonunda öleceğini bilsen bile inatla ortaya koyduğun sonuca sahip çıkmak demektir. Bugün bu tanımlamayı yapıyorsak geçmişte bu uğurda canını hiçe sayanlar sayesindedir. Onlardan birisi de hiç şüphesiz Giordano Bruno’dur.

Şimdi bu yazıyı yazmamızın sebebi onu bir nebze de olsa anmak ve fikirlerini yaşatmak.

Bruno, 1548 yılında Napoli Krallığı’ndaki Nola’da, Filippo Bruno adıyla doğdu. Babası Giovanni Bruno askerdi. Genç yaşta eğitim almak üzere Napoli’ye gitti. Yaklaşık 15–17 yaşlarında Dominiken tarikatına girdi ve burada “Giordano” adını aldı. San Domenico Maggiore manastırında eğitim gördü. Çok iyi bir öğrenci olmakla birlikte, geleneksel otoriteleri sorgulayan ve bağımsız düşünmeye oldukça yatkın bir karakter geliştirdi. Dominiken eğitimi ona Aristotelesçi felsefe ve skolastik düşünce konusunda ciddi bir altyapı kazandırdı. Fakat ilerleyen yıllarda Bruno, özellikle Aristotelesçi kozmolojinin birçok temel varsayımına karşı çıkacaktı. Zaten Bruno karşı çıkışların adamıydı. Bir süre sonra karşı çıkmak onun hayatının merkezi hâline gelecekti.

1572’de rahip olarak atandı. Ancak kısa süre sonra dinsel otoritelerle ve tarikatın öğretisiyle sorun yaşamaya başladı. Örneğin kilisedeki aziz resimlerine ve heykellerine bu derece önem verilmesini sorguluyor, pek anlam veremiyordu. Teslis inancını da en başından beri saçma bulan Bruno, ‘tanrının oğlu’ fikrine asla katılmıyordu. Meryem’in bakire hâlde hamile kaldığı öğretisini bir türlü aklı almıyordu. Bu, hayatın doğal akışına kesinlikle aykırıydı. En önemlisi, kilisenin ve Aristotelesçi felsefenin söylediklerini sorgulamadan kabul etmek istemiyordu. Kendi düşüncesini oluşturmayı tercih ediyordu. Zihnindekileri en yakınlarına anlatmaya karar verdikten birkaç ay sonra fikirleri kilisenin önde gelen kişilerinin kulağına gitti ve Bruno hakkında ilk soruşturma açıldı. 1576 yılında açılan bu soruşturmayı öğrendikten sonra Bruno, derhal Dominiken tarikatından ayrıldı. Sonrasında İtalya’dan kaçtı. Bundan böyle bir yerde sabit kalmak sanki ona yasaklanmıştı. Bruno her daim hareket eden bir filozof haline gelmişti. Önce Cenevre’ye, ardından Tauolose’ye giderek başlayan serüven daha sonra sırasıyla Paris, Londra, Oxford, Wittenberg, Prag, Frankfurt, Zürih ve Padova derken en sonunda Venedik’te son buldu.

Dolayısıyla en başında verdiğimiz o karanlık bilim tasviri Bruno’nun hayatı ile taban tabana zıttı. O gittiği her yerde dersler veriyor, söyleşiler yapıyor, halkı bilinçlendiriyordu. Ayrıca daha sonra kitaplar da yazarak entelektüel çevrelerle iletişimini kuvvetlendirdi.

Sanılanın aksine onun sadece astronomi ile ilgili dersleri veya kitapları yoktu. Ayrıca “hafıza sanatı” ile ilgileniyordu. Hem de öyle yeni merak sarılan bir konu değildi bu Bruno için. Gençliğinden beri bununla ilgili çalışıyor, insan zihninin dehlizlerinde kaybolmaya bayılıyordu. Kişinin zihni ile alt edemeyeceği hiçbir güç olmadığını düşünüyordu.

Bruno’nun asıl kırılması ise şurda başlıyordu:

Çalışmalarının çoğunluğunu astronomiye ayırdığı vakitlerde Nicalaus Copernicus’un kitapları ile karşılaştı. Copernicus, sanki Bruno’nun sırtında kaşınan yeri bulmuş da orayı kaşıyormuş gibi yazılara yer verdiği bir kitabını okuduktan sonra Bruno’nun günlerce uykusuz kalacağı günlerin kilidi açılmıştı. Neydi bu kaşınan yer?

Copernicus Güneş merkezli bir evren modelini savunuyordu kitabında. Bruno bunu okuduktan sonra araştırmalarına daha çok ağırlık verdi.

Felsefe kümülatiftir, denilir ya hep, işte kümülatiflik kendini en çok burada açığa çıkarıyor sanki. Zira Bruno, Copernicus’un bahsettiği Güneş merkezli evren modelini kabul etti ama bu fikrin üzerine biraz daha koyarak ortaya şunu çıkardı:

Evren sonsuzdur. Gece gökte parlayan yıldızlar tapılacak tanrılar değil, tıpkı Güneş’imiz gibi, bir sisteme ait gezegenler olabilir.

Bugün bize çok basit görünen bu düşünce o zamanlar kilisenin kolonlarına bir balyoz gibi indi. Sarsıntıda olan kilise Venedik’te Bruno’yu kıskıvrak tutuklayacaktı. Fakat bu, kilisenin gücünden kaynaklanan bir tutuklama değildi. Giardano Bruno, Venedikli aristokrat Giovanni Mocenigo’nun daveti üzerine buluşmaya Venedik’e gitti. Giovanni’nin Giardano’yu, ondan hafıza sanatı ve Bruno’ya has felsefesini öğrenmek için davet ettiği bugün bir iddia olarak kabul edilse de oldukça güçlü bir ihtimal.

Konuşmaları sırasında çıkan tartışma saatler ilerledikçe katlanarak artıyordu. Her ne kadar tartışmanın nedeni bilinmiyor olsa da Mocenigo’nun Venedik engizisyonunu arayıp Bruno’yu ihbar ettiği su götürmez bir gerçek. Bu gerçeğin ışığında söyleyebiliriz ki aristokratlardan ve burjuva sınıfından yarar gelmez. Tarihte boyunca da ispiyoncu, jurnalci olmuşlardır. Sınıf kinimizi Bruno sayesinde tazelemiş olalım.

Bruno 22 Mayıs 1592’de tutuklandı. Başlangıçta davası Venedik’te görülüyordu. Fakat Roma’daki engizisyon Bruno’nun Roma’ya teslim edilmesini istedi. Olan biteni korku içinde takip eden Bruno’nun hayatında Roma’ya bir yol açılmıştı. 1593’te Roma’ya gönderildi.

Burada kafa karışıklığı yaratan önemli bir hususa değinmek gerekiyor. Bruno yalnızca “Evren sonsuzdur.” dediği için yargılanmıyor, aynı zamanda kilise doktrinlerini doğru bulmadığı, kişiliği dine uygun sayılmadığı için de yargılanıyordu. Doğruluk maskesinin altındaki yanlış, tabiri caizse “şeytan” kilise davayı yıllarca sürdürdü. 1599’da Bruno söylediklerinden vazgeçerse davadan vazgeçileceği açıklandı.

“Daha sonra Bruno fikirlerinden vazgeçti, dava kapandı.” deseydik bugün bilim adına birçok şey eksik olurdu. Belki bugün bize ilham olup geleceğimize yön veren buluşların bazılarını hayal bile edemezdik.

Anlayacağınız üzere Bruno yolundan dönmedi. Fikirlerini ilk günkü inatla anlatmaya devam etti. Cezasını çektiği hapis yerinde bile diğer mahkumlara bir şeyler anlatıyor, susmuyordu. Bu dirayetini 21 Aralık 1599’a kadar sürdürdü.

Nihayetinde gelip çatan o gün Bruno, büyük bir kalabalığın karşısına apar topar çıkarıldı. Herkes onun fikirlerinden vazgeçip ölmemek için yalvaracağını düşünüyor, kalabalığın içinden bazı kişiler tanrı onu affetsin diye incil bile okuyordu.

Fakat hayır, Bruno vazgeçmiyordu.

Vazgeçmezse onu bağlayacakları kazığı gösterip “En azından Hristiyan öl” dendi. Ama o “Ben korkudan değil, inançtan dolayı ölüyorum. Benim düşüncelerim sizinkinden daha değerlidir.” diyerek her şeyi reddediyordu.

Tahminleri doğru çıkmayan kalabalık dehşete düşmüştü. Okunan inciller bir kenara bırakılmış, şok içerisinde herkes birbirine bakıyordu.

Kalabalığın durumunu gören Papa, Bruno’nun daha çok konuşmasından ve halkı cesaretlendirmesinden korkup derhal alevde kızartılmış sıcak bir haç işareti getirtiyor ve ilk emri “sev” olan dinin işareti Bruno’nun diline bastırılıyor. Daha sonra Bruno hızlıca kazığa bağlanıyor ve diri diri yakılarak katlediliyor.

chng.it/k7XzPLYpG9

Geçtiğimiz yaz okuduğum Gündüz Vassaf’ın Ressamın İsyanı kitabının sonunda Vassaf, yeni Papa’ya bir mektup yazıyor ve bu mektubun sonuna yukarıdaki linki ekleyip tıpkı gelen tepkiler üzerine zamanında Galileo’dan dilenen özür gibi, bizleri Papa’nın Bruno’dan özür dilemesi için imza vermeye çağırıyor. İmza ücretsiz. Ama yüzyıllardır insanları diri diri yakmaya karar verenler, parayla beslenen din adamlarından başkası değil.

Bruno ve daha birçok doğruyu söylediği için öldürülen insan, mücadelemizde yanımızda savaşıyorlar. Bedenleri olmasa da ruhları her daim bize güç vermeye devam edecek ve katil düzenin bu durum karşısında yapabileceği hiçbir şey yok.

Dayanışmayla kalın.