Hande Ortaç, Sus

Hande Ortaç, “Sus” İncelemesi

.

.

Bu yazıda Hande Ortaç’ın Sus isimli kitabını inceleyeceğiz. Kitap, bir ERKEK ile KADIN arasındaki diyalogları okuduğumuz ve gitgide ikisinin de geçmişlerini öğrendiğimiz bir şekilde ilerliyor. Erkek, bildiğimiz bir internet trolü, iktidarın bekçiliğini yapan, aktivistlerle uğraşan bir trol. Bu anlamda kitabın başlarında aslında alaycı ve komik bir hikaye okuyacağımızı düşünüyoruz. Ancak sonrasında kitabın acı gerçekleriyle karşılaşıyoruz. Bu şekilde kitap ilerlerken aslında tam olarak yaşadığımız gerçekliği, hem de bir değil, birden fazla açıdan okuduğumuzu fark ettiğimizde içimizde bir acı beliriyor.

Bu farklı açılardan kastımız, öncelikle ne olduğunu anlamadığımız, aralarda farklı fontlarla yazılmış kısımlardır. Bu kısımların, daha sonrasında Sinem isimli karakterin günlüğü olduğunu fark ediyoruz ve bu farkındalığı en acı şekilde elde ediyoruz. Arada bir de polis karakolunda, akademiden yeni çıkmış polisler ve onların komiserleri arasında geçen diyaloglar var. İlk başta bütün bunların nereye bağlanacağını merak ediyoruz, çünkü polisler bir dosya üzerinde çalışıyorlar. Burada daha en baştan polis içindeki kurumsal hiyerarşiyi hissediyoruz ve polis kurumunun sistemsel doğasını en derinden hissettiğimiz yerler de gelecek.

Bu ara kısımlarda bir de kadın bir spikeri okuyoruz. Hem Sinem’in günlüğünde, hem de bu muhabirin hikayesinde kadınların çocukken yaşadıkları tacizi, çocuk yaşta evliliği, ya da iş görüşmelerinde yaşadıkları tacizleri okuyoruz. Spiker kadının hakkında çıkan, biriyle yaşadığı aşk hakkındaki yalan haberler ve bunun üzerinden kendisine internette saldırılması, gömleğinin açık düğmesinin konuşulması gibi kadınların meslek hayatlarında, özellikle televizyona çıkan kadınların yaşadığı cinsiyetçilikleri okuyoruz. Bu şekilde hikaye derinleşiyor, katmanlaşıyor ve ilk başta sandığımız gibi alaycı bir kitap okumadığımızı anlamaya başlıyoruz.

Kitabın ilerleyen kısımlarında en baştan beri okuduğumuz KADIN’ın kocasının şiddetinden kaçan bir kadın olduğunu öğreniyoruz. Bunu ERKEK’le konuşuyorlar. Kadın hamiledir, ve kocasından şiddet görür. Bir gün yemek yaparken tavadaki tereyağını adamın yüzüne fırlatır ve tavayla kafasına vurur, bunu, hem kendini hem de bebeğini korumak için yapar. Aynı zamanda erkeğin de Sinem isminde bir kızı internette görüp onunla uğraştığını, daha sonrasında onu dışarıda bulup yanına gittiğini ve onu öldürdüğünü öğreniyoruz. Bu şekilde başta bahsettiğimiz acı yüzümüze vuruyor. Erkek, lubunya arkadaşları olan, onlar için uğraşan, internette içerik üreten bir kadını öldürmüştür. Bunun kadar acısı, erkeğin içinde bulunduğu organizasyon cesedi temizlemiştir, bu şekilde erkeğin başı dertten kurtulmuştur. Tabii bir noktaya kadar.

Burada erkeğin iç çelişkilerini de görüyoruz. Toplumsal ahlakın bekçisi olduğunu söylüyor ancak kocasından şiddet gören bir kadın için bunun karı-koca arasında olduğunu, buna “haşa” karışamayacağını söylüyor. Bu şekilde aslında sistemi temsil eden erkek aracılığıyla ataerkinin işleyişindeki doğayı eleştirme fırsatımız oluyor. Tabii ki bunlar sistemin çelişkileri değil, aslında doğal işleyişi. Çünkü kadını baskılamak ve sömürmek üzerine kurulu bir sistem, elbette konu ahlaka gelince erkek egemen işleyişini sürdürecek. Bu da ilk bakışta erkeğin ve dolayısıyla sistemin bir çelişkisi gibi gelse de, aslında sistem kendi içinde tutarlı, çünkü varlık sebebi kadın cinsinin baskılanması ve sömürülmesi. Erkek bunu yerine getiriyor.

Bu noktadan sonra ara ara okuduğumuz, farklı fontla yazılmış kısımların Sinem’in günlüğü olduğunu fark ediyoruz. Arkadaşlarıyla olan anılarından tutun da iş görüşmelerinde yaşadıklarına kadar okuduğumuz bu günlükler, Sinem’in öldürüldüğünü öğrenmemizden sonra bunları farklı duygularla okumamıza sebep oluyor. Burada artık Sinem’in adaletinin yerini bulup bulmayacağını merak ediyoruz, çünkü KADIN, ERKEK’in evinde yakalanıyor ve tutuklanıyor. Bu arada daha öncelerden beri okuduğumuz, polisin üzerinde çalıştığı dosyanın Sinem’in dosyası olduğunu öğreniyoruz. Göreve yeni başlayan polislerden birinin, Sinem’in dosyasına bakarken bulduğu çelişkiler var, bunu da karakoldaki yetkili memura anlatmaya çalışıyor. Burada polisin içindeki sistemsel işleyişi de görüyoruz. Sinem’in intihar etmediğinden ya da evden kaçmadığından, aslında öldürüldüğünden şüphelenen polisi, diğer bir polis küçümsüyor, olayın intihar ya da evden kaçma olabileceği ihtimali üzerine duruyor. Bunu diyen kişi göreve yeni başlamış biri değil, eski bir polis. Aynı zamanda cinayet ihtimali üzerinde duran yeni polis, Sinem’le konuşan ERKEK ile alakalı adımlar atılmadığından bahsediyor, yani işleyişteki kusurlar sadece karşısındaki memurla değil, bütün bir kurumla alakalı. Zaten kurumların ERKEK’i koruduğunu biliyoruz. Bu şekilde bu durum polis kurumunun nasıl işlediğini gösteriyor ve sorunun polis içindeki bireysel hatalar ya da kusurlar olmadığını, sistemin doğal işleyişinin böyle olduğunu gösteriyor.

Bu şekilde kitapta erkek adaleti, kadınların bu düzende yaşadıklarını, iktidarın farklı alanlarda nasıl işlediğini okuyoruz. Kitabın sonunu yine açık etmeyeceğiz, çünkü kitap kesinlikle okunmaya değer. Uzun olmayan kitap, akıcılığı ve sürükleyiciliğiyle bir çırpıda bitiyor. Bunun yanında benim okuduğum, içinde lubunyaların, lubuncanın ve feminist bir bakış açısının olduğu ilk romandı, bu anlamda bu başlangıcı da güzel yaptığımı düşünüyorum. Kitap, kısacası, aslında bizden uzak, bizi hiç etkilemeyen bir ihtimali değil, kadınların ve sistemin gerçekliğini ele alıyor.