Yoksullaşan dil mi, duygusuzlaşan insan mı?

.

.

Sormak istiyoruz: Bir duyguyu anlatmak için en son ne zaman kelimelere ihtiyaç duydun? Gerçek kelimelere… Kestirip atıyor musun, tek kelimelik ifadelere mi sığdırıyorsun tüm hislerini? Cümle kurmak, hislerimizi, hayatımızı detaylıca anlatmak artık neredeyse yok olmak üzere. Biz mi yanlış düşünüyoruz yoksa siz de bizimle hemfikir misiniz?

Eskiden yazılan mektuplar, biten mürekkepler… Şimdi ise bir klavye ötesinden güldüğümüzü bile belli etmek için simgelere ihtiyaç duyuyoruz; işimize geldiği gibi davranıyoruz. Oysaki dil bu değil. Konuşmak, yazmak bu değil. Kelimelerin kuvvetini unutmuş gibiyiz. İnkâr ettiğimiz her an, telefonların başına gömüldüğümüz her an bizden giden o değerli hazinemiz; bugün ne kadar sığ bir noktada olduğumuzu açıkça gösteriyor.

Peki, asıl soru şu: Gerçekten dil mi yoksullaşıyor, yoksa bizim ifade etme biçimlerimiz mi değişiyor? Çünkü hepimizin bildiği gibi dil, sadece bir iletişim aracı değildir; düşünmenin, anlamanın, hissetmenin kaçınılmaz son durağıdır.

Son zamanlarda sosyal medyada elbet önünüze denk gelmiştir. “Dijital ayak izi”, “Tiktok dili” gibi birkaç kavram… Sosyal medya yararlı olduğu kadar zararlı da. Öyle bir noktaya geldi ki hepimizin kurduğu cümleler birbirine çok benzemeye başladı. Alıntı kelimeler dilimizde sıkça kullanılır hâle geldi. Sosyal medyanın içerisinde kalmaya devam ettikçe farkına varmadan aynı kalıpları tekrar eder olduk. Peki, bu ne zaman bitecek veya nereye kadar böyle devam edecek?

Dil yoksullaşması: Bir dilin kelime haznesinin daralması, anlatım olanaklarının zayıflaması ve yüzeysel bir iletişim aracına dönüşme sürecidir. ”Sürecidir” kısmını vurgulamak istiyorum. Bunun bir başlangıç noktası vardı ama sonu yoktur. Buna sebep olan unsurlar hayatımızın bir köşesinde varlığını sürdürdükçe, bu sürecin sonuna ulaşmak ve onu iyileştirmek de mümkün olmayacaktır.

Bağlamak istediğimiz bir konu var.

Akla, dili ve düşünceyi birbirinden ayrılmaz bir bütün olarak ele alan yaklaşımlar gelmektedir. Bunlardan birisi: Dilin sınırlarının düşüncenin sınırlarını belirlediğidir. George Orwell’in 1984 adlı romanında yer alan ”Yenisöylem1,” tam olarak bunu ele almaktadır.

Dilin sadeleşmesiyle kelime haznesinin daraltılması, kişilerin de düşünme alanını daraltmayı amaçlar. Romandan farkımız ise dijital dünyanın bunu bilinçli halde yapmıyor oluşudur. Bu gerçekten bir fark mıdır? Romanda da anlatıldığı gibi: “Bir düşünceyi ifade edecek kelime yoksa, o düşünce de yok olur.”

İki durumu da ele aldığımızda, Orwell’in çizdiği tabloyla örtüşen bir durumdan söz edemeyiz. Ancak dikkatinizi çekerim ki, benzer bir etki altında, farklı bir biçimde ortaya çıkıyor. Alışkanlıklarımız, pratiklik uğruna kenara attıklarımız birer değişimdir. Sık kullanılan kısaltmalar, uzun anlatımlar yerine hızlı ve kısa tepkilere bırakırken dilimiz, ifadelerimiz standart ve tekdüze bir hale gelmektedir. Belki de asıl mesele, bu durumun ne kadar farkında olup olmadığımızdır. Dil, bir iletişim aracı değildir; bir miras, bir bugün ve aynı zamanda bir gelecektir.

Belki de asıl kayıp, kelimelerin azalması değil; onları fark etmeden kaybediyor oluşumuzdur.


  1. Yenisöylem (Newspeak), George Orwell’in 1984 romanında totaliter rejimin dili kontrol altına almak amacıyla geliştirdiği yapay dil sistemidir. Bu sistemin amacı kelime dağarcığını bilinçli olarak azaltmak, böylece bireylerin düşünce alanını daraltmak ve bazı düşüncelerin ifade edilmesini imkânsız hâle getirmektir. Dilin sınırlarının, düşüncenin sınırlarını belirlediği fikri bu yapının temelini oluşturur. ↩︎